EBEDİ SAADET
Vaktiyle genç bir derviş, tekkede hizmete soyunmuş. Aynı sokakta, tekkeye komşu olan bir Ermeni ailesi yaşıyormuş. Ailenin Hayganuş adında genç ve güzel bir kızları varmış. Güzel dediysek, öyle sıradan bir güzel değil, görenlerin aklını başından alacak cinsten bir peri suret, dillere destan bir afet! Genç derviş sokakta sık sık karşılaştığı kıza abayı yakıyor ve kendini tutamayıp, ellerini semaya açıyor: “Hey kurban olduğum Allah! Buna da mı kıyacaksın? Bu canı da mı alacaksın?» diye niyazda bulunuyor. Bu yakarışı işiten şeyh baba, zaten durumu yakından izliyor, dervişin halini biliyormuş. Onu huzura alıyor ve karşısına oturtuyor: “Bak evladım, bu yol uzun ve çileli bir yoldur. Yalnız zikir ve ibadet, yalnız tesbihat ve riyazat yetmez. Bu yolda menzil almak için güçlü bir irade gerekir. Yoksa bir adım dahi gidemezsin. Hercai bir gönülle, onu da şuna-buna kaptırarak hedefe varamazsın! Biz, sana seyyah verdik, Hindistan’a kadar gidecek, dolaşıp, geleceksin.” diyor. Tarikat geleneğinde, özellikle Bektaşi ve Mevlevîlerde, cezalandırılmak istenen veya gezip, görmek ve ibret almak suretiyle olgunlaşması beklenen dervişlere, seyyah verilirdi. Şeyhinden seyahat emri alan bir derviş, bunun adabına uymak, icabını yerine getirmek zorundaydı. Uğradığı her şehir ve kasabada -varsa- kendi tarikatına ait bir tekkede, yoksa bir başka tarikatın tekkesinde belli bir süre kalırdı. Nereden geldiğini, niçin geldiğini, şeyhinin kim olduğunu, misafir olarak kalacağı tekkenin şeyhine bildirir ve onun emrine girerdi. Onun izni olmadan da oradan ayrılamazdı. Misafir olarak kaldığı tekkenin kurallarına uyar ve bir takım hizmetlere katılırdı. Mesela; odun yarmak, kuyudan su çekmek, bulaşık yıkamak gibi işlerde öteki dervişlerle birlikte hareket eder, onlara yardımcı olurdu. Bazen hastalık veya kar ve kış yüzünden üç-beş ay aynı tekkede kalınırdı. İşte bu gibi engeller yüzünden söz konusu seyahat de bazen yıllarca sürerdi. Her ne ise sözü uzatmayalım: Yirmi yaşlarında yola çıkmış olan derviş, kırk yaşının üzerinde yarı yaşlı, olgun bir adam olarak, sağ-salim döner gelir. Fakat o güzeller güzeli komşu kızının hayali, gözünün önünden hiç gitmez. Üstelik hep merak etmiştir: «Acaba o güzel şimdi ne haldedir?» Daha tekkeye uğramadan kızın kapısına varır. Kapı önünde oyun oynayan çocuklara yaklaşır. Durumu, önce onlardan öğrenmek ister:
“Madam Hayganuş evde mi?” diye sorar. Çocuklar oyunu bırakırlar, içlerinden sekiz-on yaşlarında bir kız, içeriye seslenir:
“Anne, bir amca geldi, bak seni soruyor!” der. İçeriden hırıltılı bir ses duyulur:
“Kimmiş o amca, ne istiyormuş?” diyen bir kadın, kucağında bir bebekle çıka gelir. Saç-baş dağınık, üstündeki giysi kir-pas içinde, perişan mı perişan. Gerdan sarkmış, yüz kırışmış, bakışlar solmuş. O gençlikten, o perileri bile kıskandıran güzellikten ne iz kalmış, ne eser!.. Adam, açmış ellerini semaya:
“Ey kurban olduğum Allah! Demek ki, önce bu hâle getiriyorsun, sonra da canını alıyorsun!..” demiş.
Bu, bir kıssadan hissedir. «Beden araz, ruh cevherdir.» Araz, aslında arızi olan yani kalıcı olmayan şekil ve görüntülerdir. Arazın varlığı kendinden değildir. Bir başka öze bağlı ve ona muhtaç olarak varlık kazanır. Zamanla değişir veya tamamen yok olur, gider. Arazlar var gibi görünseler de, varlıkları sürekli ve ebedi değildir, gelip geçicidir. Gençlik de, güzellik de hatta bütünüyle bedenler de birer arazdır. Çünkü hepsi gelip geçici şeylerdir. Kalıcı olan, öz varlığımız olan ruhumuzdur. Bizi sonsuza taşıyacak olan da odur. Her gün ölenleri gördüğümüz halde, biz hiç ölmeyecekmişiz gibi düşünürüz. İçimizdeki bu duygu, bedenimize değil, ruhumuza ait bir vakadır. Ruhumuz, ölümsüz olduğunun bilincindedir. Bunu hisseder ve bize de hissettirir. Oscar Wilde: “Ruh, bedende ihtiyar olarak doğar, beden ruhu gençleştirmek için ihtiyarlar.” diyordu. Bu sözle ruhun, ezel aleminden geldiğini ifade etmek istiyordu. İnsanoğlu, beden taşıyan bir varlıktır, ancak varlığı bedenden ibaret değildir. Bedenimiz, ruhumuzu taşıyan bir kap, bir saksı gibidir. Elbette o kabın temiz, sağlam ve bakımlı olması gerekir. Ancak bütün emek ve gayretini bedeni için harcayan, ruhu için hiç çaba göstermeyen biri, kendisine yazık etmiş olur. Oysa öz varlığımız olan ruhumuzu ihmal etmemiz, kendimize yapabileceğimiz kötülüklerin en büyüğüdür.
